Doktorun Hastayı Görmeden İlaç Yazması Suç mu ?

Doktorun Hastayı Görmeden İlaç Yazması Suç mu ?

Doktorun Hastayı Görmeden İlaç Yazması Suç mu ?

Hastahane veya sağlık ocaklarından hasta yakınlarınca doktorlardan en fazla talep edilen hususların başında hasta yakınlarınca hasta sağlık kuruluşuna getirilmeden ilaç yazılması hususunda yaşanmaktadır.Hatta hasta olmadan ilaç yazmayı kabul etmeyen  doktorlar ile hasta yakınları arasında  yazılmayan ilaçlardan dolayı tartışmalar yaşanmaktadır.Hasta yakınlarınca talep edilen hasta olmadan ilaç yazma eylemi doktorlar açısından suç teşkil etmektedir.Daha önceki yıllarda verilmiş olan Yargıtay Ceza Kurulu Kararında da ilgili durum ayrıntılı olarak değerlendirilmiş ve hastaları görmeden ilaç yazan doktorlar hakkında yürütülen soruşturma neticesinde ilgili doktorların Görevi Kötüye Kullanma Suçunu işledikleri yönünde karar verilmiştir.

Hastayı görmeden ilaç yazan doktorlar hakkında adli yönden görevi kötüye kullanma suçu nedeniyle soruşturma yürütülüp ceza verilmesinin yanında yapılan eylemin ağırlığına göre ayrıca ilgili doktorlar hakkında yapılacak olan disiplin soruşturması sonucunda disiplin cezasıda verilmesi gerekmektedir.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu 2012/1347 E. , 2014/30 K.

………..
CEZA GENEL KURULU KARARI
İtirazın kapsamına göre inceleme, sanıklar S.. P.., S.. B.., E.. B.. ve Y.. Ç.. hakkındaki hükümlerle sınırlı olarak yapılmıştır.
Özel Daire çoğunluğu ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanıkların fiillerinin, resmi evrakta sahtecilik suçunu mu, yoksa görevi kötüye kullanma suçunu mu oluşturacağının belirlenmesine ilişkindir.
İncelenen dosya kapsamından;
Suç tarihlerinde Kozan Verem Savaş Dispanserinde görevli doktor olan sanık Y.. Ç..’un yirmi, Gazi Köy Sağlık Ocağında görevli doktor olan sanık S.. B..’in altı, aynı yerde görevli Doktor olan sanık E.. B..’in üç, Feke Sağlık Ocağında görevli doktor olan sanık S.. P..’nun ise üç adet reçeteyi hastaları görmeden düzenledikleri,
Adli Tıp Kurumu ve bilirkişi raporlarına göre; reçetelerin bir bölümünün hastalık tanısı içermediği, bir kısım ilaçların teşhisle uyumlu bulunduğu, bir kısmının ise hastalara konulan teşhisle uyumlu olmadıkları,
Suça konu reçetelerde adı geçen hasta veya yakınlarının, sanıkların görevli oldukları sağlık kuruluşlarına gitmediklerini ve sanıklara muayene olmadıklarını, reçetelerin bilgileri haricinde düzenlendiğini, sağlık karnelerini eczanelere bıraktıklarını, reçetelere konu ilaçların eczaneden alındığına ilişkin imzaların kendilerine ait olmadığını, bir kısmının ise anne ve babalarına ait sağlık karnelerini götürüp sanıklara ilaç yazdırdıklarını beyan ettikleri,
Adlarına reçete düzenlenen sekiz kişinin hipertansiyon ve kalp hastalığı olduğuna ilişkin sağlık kurulu raporu bulunduğu, reçetelerde de söz konusu hastalıklara ilişkin ilaçlara yer verildiği,
Reçetelerde yazılı ilaçların tümünün, suç tarihi itibarıyla 1.493.032.854 (1.493) Lira değerinde olduğu,
Sanık Y.. Ç..’un; suçlamaları kabul etmediğini, genellikle hastaları muayene edip ilaç yazdığını, ancak raporu olan hastalara gelememeleri halinde zorluk çıkarmadığını, hasta yakınının sağlık karnesi ve raporla müracaat etmesi halinde ilaç yazdığını, iş yoğunluğu nedeniyle karne sahibinin bizzat kendisi olup olmadığını kontrol etmediğini, ilaçların alındığı eczanelerle arasında maddi ya da manevi herhangi bir bağ bulunmadığını belirttiği,
Sanık S.. B..’in; H.K.’u tanıdığını, kendisine telefon ederek gerek ilaç mümessili, gerekse kalfası vasıtasıyla gönderdiği sağlık karnelerine ilaç yazdığını, ilaç fiyatları hakkında bir fikri bulunmadığını, eczacılarla maddi bir bağlantısı olmadığını, sağlık mensubu olmasına güvenip şahısların vermiş olduğunu düşünerek hastaları görmeden reçete hazırladığını söylediği,
Sanık E.. B..’in idari soruşturma aşamasında; eczacıların kendisini telefonla arayarak gönderdikleri sağlık karnelerine sağlık mensubu olmalarına güvenip ilaç yazdığını ifade ettiği, ancak duruşmada ise hastaları görmeden sahte reçete düzenlemediğini beyan ettiği,
Sanık S.. P..’nun; genelde istek üzerine ilaç yazmadığını, ancak hastayı önceden tanıyorsa, yaşlı ve raporu da varsa görmeden reçete düzenlediğinin de olduğunu, suç tarihinde önceden tanıdığı bir ilaç firması mümessilinin on sekiz adet sağlık karnesi getirip, yakınlarına ait olduğunu belirterek kendisinden ve diğer doktordan ilaç yazmasını istediğini, yalnızca bir adet reçete düzenlediğini, hatta sonradan pişman olduğunu, ancak reçeteyi iptal etmediğini savunduğu,
Anlaşılmaktadır.
Uyuşmazlık konusunda sağlıklı bir hukuki sonuca ulaşılabilmesi bakımından görevi kötüye kullanma ve evrakta sahtecilik suçları üzerinde durulması gerekmektedir.
Suç tarihi itibarıyla yürürlükte olan 765 sayılı TCK’nun 240. maddesinde düzenlenen “görevde yetkiyi kötüye kullanma” suçu, ceza uygulamasında memur sayılan kimsenin, kanunda yazılı hallerden başka her ne şekilde olursa olsun, görevini kanunun gösterdiği usul ve esaslardan başka bir surette ifa etmesi veya kanunun koyduğu usul ve şekle uymadan yapması ile oluşur.
01.06.2005 günü yürürlüğe giren 5237 sayılı TCK’nun 257. maddesinde düzenlenen “görevi kötüye kullanma” suçu ise; 765 sayılı Kanunun 240. maddesinde düzenlenmiş olan “görevde yetkiyi kötüye kullanma”, 230. maddesindeki “görevi ihmal” ve 228. maddesinde yer alan “görevde keyfi davranış” (6352 s.K. ile 3. fıkra iptal edildiğinden basit rüşvet olmayı karşılamaz) suçlarının karşılığını oluşturmaktadır.
5237 sayılı TCK’nun görevi kötüye kullanma başlıklı 257. maddesinin birinci fıkrası; “Kanunda ayrıca suç olarak tanımlanan hâller dışında, görevinin gereklerine aykırı hareket etmek suretiyle, kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olan ya da kişilere haksız bir kazanç sağlayan kamu görevlisi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır” şeklinde iken, maddede 08.12.2010 gün ve 6086 sayılı Kanunla değişiklik yapılarak “kazanç” ibaresi “menfaat”, “bir yıldan üç yıla kadar” olan yaptırımı da “altı aydan iki yıla kadar” biçiminde değiştirilmiştir.
257. maddenin birinci fıkrasında düzenlenen “görevi kötüye kullanma” suçu; kamu görevlisinin görevinin gereklerine aykırı hareket etmesi ve bu davranışı nedeniyle kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına sebebiyet verilmesi ya da kişilere haksız bir menfaat sağlanması ile oluşur. Bu suçun oluşabilmesi için norma aykırı davranış yeterli olmamakta, norma aykırı hareketin yanında, bu davranış nedeniyle kişilerin mağduriyeti veya kamunun zararına neden olunması ya da kişilere haksız bir menfaat sağlanması da gerekmektedir.
Maddenin gerekçesinde de görevi kötüye kullanma suçunun oluşabilmesinin şartları; “Kamu görevinin gereklerine aykırı olan her fiili cezai yaptırım altına almak, suç ve ceza siyasetinin esaslarıyla bağdaşmamaktadır. Bu nedenle, görevin gereklerine aykırı davranışın belli koşulları taşıması hâlinde, görevi kötüye kullanma suçunu oluşturabileceği kabul edilmiştir. Buna göre, kamu görevinin gereklerine aykırı davranışın, kişilerin mağduriyetiyle sonuçlanmış olması veya kamunun ekonomik bakımdan zararına neden olması ya da kişilere haksız bir kazanç sağlamış olması hâlinde, görevi kötüye kullanma suçu oluşabilecektir” biçiminde vurgulanmıştır.
Öğretide; “Görevi kötüye kullanma suçunun oluşması, kamu görevlisinin görevinin gereklerine aykırı hareket etmesinden, kişilerin mağdur olması veya kamunun zarar görmesi ya da kişilere haksız kazanç sağlanmasına bağlıdır. Bu sonuçları doğurmayan norma aykırı davranışlar suç olarak değerlendirilemez. Maddenin birinci fıkrasında düzenlenen suç yalnız icrai hareketle işlenebilir. Bu suçun ihmali hareketle gerçekleştirilmesi mümkün değildir. Suçun ikinci fıkrada belirtilen hali ise ihmali hareketle de işlenebilir. Her iki fıkra açısından suçun manevi unsuru kasttır. Görevini belirleyen kanuni hüküm ve talimatlara aykırı davrandığını bilen kamu görevlisinin bu tür bir davranışı istemesi kastı teşkil eder” şeklinde görüşlere yer verilmiştir. (M.E.A.-A. G.- A.C. Y., Ceza Hukuku Özel Hükümler, Adalet Yayınevi, 12. bası 2012, s.904; D. T.-M.R. E.M. Ö.T.ve Pratik Ceza Hukuku, Seçkin Yayınevi, 9.bası, 2013 s. 913)
Görüldüğü gibi, 765 sayılı TCK’nun 240. maddesindeki suçun oluşumu için norma aykırı davranış yeterli iken, 5237 sayılı TCK’nun 257/1. maddesindeki suçun oluşabilmesi için, norma aykırı davranış yetmemekte, bu davranış nedeniyle kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olunması ya da kişilere haksız bir menfaat sağlanması gerekmektedir. O halde, 765 sayılı TCK’nun 240. maddesindeki görevde yetkiyi kötüye kullanma suçu, memur sayılan kişinin kasten görevinin gereklerine aykırı hareket etmesi ile oluşurken; 5237 sayılı Kanunun 257. maddesinde düzenlenmiş olan görevi kötüye kullanma suçunun oluşabilmesi için, kamu görevlisinin kasten görevinin gereklerine aykırı davranmasının yanında, bu davranış nedeniyle kişilerin mağduriyetinin, kamunun zararının ya da kişilere sağlanmış haksız bir menfaatin bulunması gerekmektedir.
Memurun resmi belgede sahteciliği suçu, suç tarihi itibarıyla yürürlükte bulunan 765 sayılı Türk Ceza Kanununun 339. maddesinin birinci fıkrasında; “Bir memur, memuriyetini icrada tamamen veya kısmen sahte bir varaka tanzim eder veya hakiki bir varakayı tağyir ve tahrif eyler ve bundan dolayı umumi ve hususi bir mazarrat tevellüt edebilirse üç seneden on seneye kadar ağır hapis cezasına mahkum olur. Eğer işbu varaka sahteliği ispat edilmedikçe muteber olan evrak kabilinden ise ağır hapis cezası beş seneden on iki seneye kadar verilir” şeklinde düzenlenmiş iken, 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı TCK’nun 204/2. maddesinde; “Görevi gereği düzenlemeye yetkili olduğu resmî bir belgeyi sahte olarak düzenleyen, gerçek bir belgeyi başkalarını aldatacak şekilde değiştiren, gerçeğe aykırı olarak belge düzenleyen veya sahte resmî belgeyi kullanan kamu görevlisi üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır” biçiminde yeniden hüküm altına alınmıştır.
Resmi belgede sahtecilik suçu seçimlik hareketli bir suç olarak düzenlenmiş olup, resmi belgenin sahte olarak düzenlenmesi, gerçek bir resmi belgenin başkalarını aldatacak şekilde değiştirilmesi, resmi belgenin gerçeğe aykırı olarak düzenlenmesi veya sahte resmi belgenin kullanılması durumunda oluşur.
Uyuşmazlık konusu bu açıklamalar ışığında değerlendirildiğinde;
Doktor olarak ilk görev yerlerinde çalışmaya başlayan sanıkların, aralarında maddi bir ilişki bulunduğu her türlü şüpheden uzak, kesin ve inandırıcı delillerle ispatlanamayan eczane sahiplerinin gönderdiği ya da hasta yakınlarının bizzat getirdikleri sağlık karnelerine, hastaları görmeden, büyük bölümü konulan hastalık tanısıyla uyumlu ilaç yazma şeklindeki eylemlerinin, sosyal güvenlik kuruluşlarınca ödenen katkı payının doğması, bu şekilde eczane sahiplerine menfaat sağlanması ve kamu zararına da neden olunması hususları gözetildiğinde, görevi kötüye kullanma suçunu oluşturduğunun kabulünde zorunluluk bulunmaktadır.
Bu itibarla, Özel Daire kararında bir isabetsizlik olmadığından itirazın reddine karar verilmelidir.
Çoğunluk görüşüne katılmayan Genel Kurul Başkanı ve sekiz Kurul Üyesi; “sanıkların eylemlerinin görevi kötüye kullanma değil, memurun resmi belgede sahteciliği suçunu oluşturduğu, bu nedenle itirazın kabulüne karar verilmesi gerektiği” düşüncesiyle karşı oy kullanmışlardır.
SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının REDDİNE,
2- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 04.02.2014 tarihinde yapılan müzakerede oyçokluğuyla karar verildi.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir